Pages

July 2, 2013

postfacto

01.07.013 gezide: bir takım olayların harareti içinde o dönemde yazmam gerekenleri ihmal ettim. şimdi geriye bakıp yazacım ama. gezi süreci, ya da haziran isyanı, 2013 1 mayıs'ında başlayan bir duygu kırılmaları, duygu dönüşümleri silsilesidir. düşüncesi tam oturmadı. ama hala duygu dalgalanmalarının içindeyiz.
01.07.013 öncesi: meydanı kapatmışlardı. diyelim ki bir grup gösterici polisle anlaşmış, bir açıklama yapıp dağılacağız diyor. bir mülki amir helikopterle geziyor ve bu büyük grubu görmesiyle hemen dağıtın emri verip ondan sonrası gaz, su ve şiddet. böyle başladı. sonra biri çıkıp kafasına göre meydanı tümden kapatacağız deyince insanda bir haysiyet şeysi oluyor o anda adını koyamadığın, ne demek nası yani sen orda dur, kafana göre şimdi açtım şimdi kapattım, padişah gibi.. öbersi senden cesaret alsın ruhundaki şiddeti kitlelere yönlendirsin başka bir tanesi ordan rövanşı almak üzere işte şimdi meydanı şanlı savunacağım kafasına girsin... bu kafadarlar insanda ufaktan böyle bir şeyler uyandırmaya başlıyorlar.. sonra günler geçiyor, daha doğrusu gün geçmiyor ki uzaklardan efil efil biberli rüzgarlar esmesin, her yürüyene bahar rüzgarları, nemli yanık.. kokluyoruz, uzaktayız ama her esinti insanın içinde bu haysiyet denen şeyi daha bir bi şey ediyor. adı hala yok. mayıs ayı böyle geçti. sonra parkı korumak gerekti. zaten bir yılı geçmişti. kentimiz üzerinde bir sözümüz vardı. yaşamımız üzerinde bir sözümüz vardı. dinletmek için akla karayı seçtik. olmadı. parktaki büyük şenlik bir işgal provası gibiydi. koruyacaktık.
01.07.013 hemen öncesi: her gece parka gelenlerin sayısı artıyordu. parkın kenarını kertmeye başladıkları gün gidip orda durmaya başladık. gece iyice kalabalık oldu, çadırlar arttı. parkı arkadaşlara bıraktık, şenlik alanını terkettik. ertesi gün öğlene doğru kalktım. meydana geldim. bir tuhaflıklar vardı. bir kokular vardı. parkın etrafı bariyerlerle çevrilmişti. kolluk kuvveti, bir kaleyi savunan roma askerleri gibi yorgun ve tatsız, bariyerlerin içinde bekleşiyorlardı. içim sıkıldı. içim çok fena sıkıldı. tüm parkı kapatmışlardı. o büyük parkın tamamını bariyerlerle çevirmişler savunmaya geçmişlerdi. bir yerlerden bariyerlere yaklaştım kenarından yürümeye başladım. çadırların kurulduğu yerde ne var diye bakmak için. yol var mı diye çalıların kenarından gitmeye çalışırken kolluk yol yok dedi. artık orda o kolluk ile gözgöze gelişimizi de zor unuturum. bu burda bitmez. bu burda bitmeyecek. parkın öbür ucunu tıraşlamışlardı. parkı işgal edip halka kapatmışlardı. tüm parkı işgal edip halka kapatmışlar, işgal kuvveti gibi savunmaya geçmişlerdi. sonra meydanda oturuyoruz diye haber geldi. çıkıp oraya gitmek istedim. yüzüme biber çarptı. ne yapacağımı bilemedim. gaz ordan estiği için yürüyerek meydana kadar gidilemiyordu. meydandan yine haber geldi. orda öylece oturan insanlara biber ve su sıkmışlardı. o günün görüntüleri internette sonra çok döndü... arkadaşım sadece oturuyoduk dedi. slogan bile atmıyoduk sadece anıtın etrafında oturuyoduk. dedi. biraz daha zaman geçince meydana gittim. bir köşesinden izlemeye başladım. her yokuştan insanlar meydana çıkmak için inatla uğraşmaktaydılar. yokuşun aşağsından biriki kişi gördüğünde polis hemen biberliyordu. sürekli gaz bombaları atılıyordu. ama insanlar yılmıyorlardı. insanlar tüm gün o meydana çıkmak için uğraşmaya devam ettiler. o köşede bunu gördüm. meydanın ve parkın her köşesinde bir ekip bir toma bekliyordu. akşam basın açıklaması yapılacak dendi. avluda oturmuş konuşuyorduk. gidicem dedim. korkuyorum, kimseye de önermiyorum. ama basın açıklamasına ben gidicem. gitmem lazım.
11.07.013 eylem: eyleme gitmeye yavaş yavaş alışılıyor. herkesin daha önce hiç eyleme gitmemiş bir dönemi var. gitmemişlik aşaması. sonra bir şeye kızıp bir şeye üzülüp bir şeye sevinip bir şeyi savunup küçük bir eyleme gidiyorsun diyelim. sonra direnmiyek mi la aşaması var.. sonra direne direne kazandığını görme aşaması var. sonra bunun demokrasinin olmazsa olmaz bileşeni olduğunu iyicene anlama aşaması var. orada sokakta meydanda olmazsan dünya iyiye gitmekle uğraşmıyor, lutfedip senin haklarını korumuyor. siyasetin bir parçası haklar ve özgürlüklerin müzakere edilmesiyse diğer bileşeni kaynakların dağıtımı. sen hak ve özgürlüklerin peşine düşmezsen mesleği siyaset olanlar kaynak dağıtımını bir bölüşüm sürecine çevirip hak ve özgürlükleri unutma eğilimine giriyorlar. az daha aymazlık edersen, muktedirler hak ve özgürlük müzakeresini bölüşüm sürecinde iyicene denetlenmez olmak yolunda manipule etmeye başlıyorlar. hani özgürlükler nerde diye kalakalırsın. işte öyle öyle sokağa alışıyorsun. ama olaylı eylem başka iş. gidip eylemini yap birbirini yanyana bul, omuzunda insan olsun, yüzyüze gör, takip ettiğin her ne ise ona angaje ol, bunlar olaysız eylemin sonuçları. ama sonra birileri senin eylem yapmanı "düzenliyor". haydaa. 2013 1 mayıs'ının yarattığı kırılma budur. haklarımızı ülkenin siyasi kalbinde bedenen bulunarak arıyorduk. şimdi orda değil de kentin kenarına git orda ara diyen bir seri padişah, küçük padişah, küçük küçük padişah karşına çıkınca onca yıl olaylı eylemlerin neden ortaya çıktığını anlıyorsun. işine gelmeyenin taleplerini kamusal alandan silmeye, görünmezleştirmeye çalışan mülki amir cumhuriyetiyle karşılaştın. uzun lafın kısası, kolluk gücünün olay çıkartacağını bilsen de orda olman gerektiğini bildiğin bir eylem geldi çattı.
28.08.013 gezi'den sonra: park forumlarından her gün daha az rapor geliyor. bir duygu hali kapanıp forumlara evrilmişti. sonra forum devri de kapanıp yine tekil hak ve çevre mücadelelerine dönülüyor; şimdi daha fazla hat var ve daha büyük bir güçle savunulacaklar. öyle olması da iyidir. gezi sonrasında parti politikasına ve seçimlere yönelik çalışmaya karşı genel bir alerji ifade ediliyordu. aslında bu ruh halinin devam edebilmesinin temel sebebi forumlara en yoğun katılan ve sürekliliği sağlayan kesimin zaten partili olmasıydı. onların ayrı ayrı partileri vardı zaten ve bu olaylardan güçlenerek çıkmayı umuyorlardı. ama öyle görünüyor ki sadece bazı dünün ayrılıkçısı bugünün aşırı türk milliyetçisi orducu ve derin gruplar güçlendi. orduculuğa yatkın bir grup milliyetçi-cumhuriyetçi hevesle bunların peşine takıldı. zaten geçen seçimde de bu eğilim hiç yok değildi. ülkedeki hafızasızlık ekmek kapısıdır. iki şekilde. hafıza sahibi köşe yazarı herkesi dumura uğratabilir. şaşkınlıktan ölürüz. ve hafıza zayıflığını, kuşaklar arası bilgi süreksizliğini iyi tanıyanlar da sorumsuzluk kültürüne yaslanır. oh kendi blogunda yazmak ne rahat. o alınır bu alınır demeden açıktan görüneni insan yazabiliyormuş özlemişim. sosyal medyada politiklik de yavaştan tatsızlaştı. şuraya gittik buraya gittik harika kareler yakaladık, öyle olmadıysa da çocuğumuz var fotoğrafını koyuyoruz, o da yoksa ben çok güzeliz hadi beğenin şimdi havası yeniden yakalandı.. geldi gezi sonrası. fakat değerlendirmelerin hiç biri olayları bizatihi yaşayanların zaten bilmediği ve hissetmediği şeyleri açığa çıkaramadı. olay tefekkürü aştı. olayın tefekkürü hep aşacağı, olaysız zamanlardaki tartışıp durmaların boş lakırdı olduğu anlaşıldı. ya önceki olayların arkasından gelen tefekkürü evire çevire birbirimize aktarıp duruyorduk ya da olup bitenleri olup bittikten sonra anlamlandırmaya çalışıyorduk.
02.11.013 içkin miydi aşkın mıydı: demek ki yok özneymiş yok içkinmiş yok aşkınmış bunlar düzünden boş laf. durduğumuz yerde olsa olsa olup biteni anlamlandırmaya çalışırken sanki o tartışmanın o noktasında tartışan asıl düşünürlerin ruhunun duymayacağı o ifadeyi bir metne döküp basmasak dünya duracaktı. özne miydi çokluk muydu özne miydi çokluk muydu, anam demiş özne babam demiş çokluk. turşuya potestas katmakla potentia katmak arasında fark var mıymış yok her şey tek sesliyken hala turşuya onu mu bunu mu katmak anlamlı mıymış, hazretler bakerlerken dostluğun kodlarına ve ağzımızdaki kelimelere kadar grotesk bir kültüre girince de o zaman gezi'de ne olduysa onu en iyi biz anlamış olacakmışız ve onu çok iyi anladığımız anda ne olacağı tam bir muamma. gezi sonrası bir tarafta solun şehadet kültürleri ölenleri semtimizin sokaklarında diriltiyordu, öbür tarafta ise solun vitalizmleri kendi'lerimizi ilga ederek bizleri asamblajlar ve makinalar içine turşulamaya çalışmaktaydı. gerçekte ise geziyi yaratan ruh durumu bu tartışmaları ruhu duymadan organize olmadığı bir zemine doğru sönümlenmekteydi. iktidar dizginleri eline almış ruh durumlarının mühendisliğini yeniden maharetle üstlenmişti. biz o esnada geçen on yıllarda bitiremediğimiz gruplaşma ve tartışmalarımızı sürdürmeliydik. çünkü bu herşeyden önce güç istenciydi. büyük bir güç için değil. küçük sosyal grupların parçası olmak için. politika justin bieberseverliğe bu açıdan çok benziyordu. mesele hiç bir zaman dünyayı değiştirmek olmamıştı. justin bieber de bahaneydi. zaten justin de sinmişti. hani dalga dalga kabarıyordun justin haziranlarda? hani kaldırıp kaldırıp sallıyordun haziranlarda? hani çok düşünüp tartışıp yazınca senin neyi salladığını nasıl salladığını ve ne zaman sallayacağını anlayacaktık? hani 11. tez falan?
14.11.013 duyguların dalgalanmaları: bugün arkadaşlarla oturduk, o eski günleri yad ettik. justin'in kaldırıp kaldırıp salladığı o günlerde ruh halimizin nasıl dalgalandığını, haftalar boyunca her sabah dibi bulup her akşamüstü yenilenen kalabalık ile şahlandığını, topluluktaki bir dikkat dağılmasıyla tedirginliğe inip bir arkadaşın omuz başında sarfettiği güven verici bir tek söz ile düzeldiğini, o iş makinalarının gümbür gümbür patladığı dumanlı gecelerde sivil polislerin bir aşağı bir yukarı "arkadaşlaar dolmabahçe'de yardıma ihtiyaç var şimdi oraya gidiyoruuuz" diye koşuşturup durdukları sonra da gidip yanan iş makinalarından insanları uzak tutmak için uğraştıkları iyinin vandala vandalın polise polisin iyiye dönüştüğü geceleri ve kitlelerin bıkmadan aktığı aktığı aktığı o meydana doğru yaklaşırken hissedilen o isyan ve özgürleşme duygusunun şimdi ne yaparsan yap yeniden yakalayamadığın o ayrıksılığını... [cümlenin düşüklüğünü falan toparlayamayacağım. iyi böyle.]
7.12.013 zamanı gelen, önlenemez: 'tekrar' mümkün olmadığı için, tam olarak bu sebeple yeniyi üretmek kaçınılmazdır. ve çekişme ve çatışma geriye sadece yıkıntı ve yorgunluk bıraktığı için de üretkene, dolayısıya yeniye odaklanmak gerekir. tarih beklendiği gibi ilerliyor. kademe kademe yükselen gezi kademe kademe bwo'ya çözündüğü anda bu çözünmenin oluşturduğu virtüel ayrışmalar zemininde okyanusun şurasında burasında yeni adacıklar yükselmeye başlıyor. forumlar gezinin çökelip dağılması, zayıflamasıydı. kendi adına yeni değildiyse de yeniye doğru gidişin hatlarını şekillendiriyordu. forumlar katı çekirdeklere çökelip eski ve kadük geleneklerin elinde kurumaya yönelirken yeni olan kendini gösterdiği anda hepimiz onu tanıyoruz. şurada burada yükselen yeni adalar içimizde o insansız adalara dönük yoğun özleyişi yeniden uyandırıyor. bu durduğum yerden o ıssız adaya düşsem... bu esnada ıssız adanın simulakr'ı ünlü adaylarını ve ünlü-gibi-insanları ağırlamaya devam ediyor. ve bazı ıssız adalarda robinsonlar kültürden ellerinde ne kaldıysa onunla eski dünyayı inşa etmeye ya da sayıklamaya devam edeceklerdir. ama zaten şunu da teslim etmek gerekir, kurumların dönüşümü yavaş ve sistemiktir. aksi felaket olur. dünyaların dönüşümü sistemik, katılımcı ve yavaştır. eskinin atılması ve yeninin tesisinden ziyade bir dokunun çürümesine, bir kompostun ya da bir kase yoğurdun mayalanmasına benzer.. cuma ile robinson'un işbirliği ve herkesin rızası esastır..
20.12.013 iyi bilirsiniz: bazı şeyleri de iyi bilirsiniz. mesela kış gündönümünün ülkemizden yarın saat 17:00 dolaylarında geçeceğini bilebilirsiniz --sabit gözlemci-- (ya da ülkemizin kışgündönümünü yarın akşamüstü geride bırakacağını --hareketli gözlemci--). o andan sonra günlerin uzamaya başlayacağını bilirsiniz. çünkü bu ezelden beri böyle olmuştur. hani şöyle itiraz edenler görülmüştür, leibniz'den hume'a, bir sonraki seferde dünyanın dönmeyi ihmal edip etmeyeceğini kesin olarak bilemezsiniz ki!? ve islam'da da spesifik bir gün için kozmik düzenin bozulacağı kabul edilmiştir. buna milyarlarca insan inanır. yine de, dünyanın güneş etrafındaki ve kendi etrafındaki ritmik dönüşlerinden ibaret olan kozmik düzenin bozulacağına ihtimal vermezsiniz. başka bazı şeyleri bu ezeli düzenin kesinliğiyle karşılaştıramasanız da onları da bilirsiniz. o kadar kesin bilmezsiniz. ama bilirsiniz. günler uzayacaktır. mevsim dönecektir. kışa girerken kışın biteceğini bilirsiniz.
21.12.013 nedenler ve etkiler: politikayla ilgili en can sıkıcı gelişme kitlelerin etkinliğinin yeniden daha örgütlü ve etkili failler tarafından gölgelenmesidir. susurluk'ta da yaşamıştık bunu. bir takım derin ve etkili failler vardır. komplo teoricilerinin üstadı spinoza diyor ki, abd'nin neye muktedir olduğunu bilemezsiniz. rte çevresinin neye muktedir olduğunu bilemezsiniz. cemaatin nelere muktedir olduğunu bilemezsiniz. herkes oylardan, kamudan, kitlelerden ve sınıflardan bahsedip durur. söylem düzeyinde politik etkinliği bunlarla açıklamak ve anlamak gerekir. laf gizli öznelere geldiğinde söylem düzleminde sadece etkilerden bahsedip durmamız gerektiği hatırlatılır. derinliği halkın etkinliklerinde görebilmek için gözlerimizi o saklanan deliğe dikeriz. sarı ya da kara bir eğri takip ederek derinlerde kaybolan o deliğin içinde bir tek çizgi bulmak için naçar uğraşırız. buna sfumato denir. sonra derinlerden bazı failler yüzeye çıkar. karanlığın içinde bir ışık yanmıştır. buna ise chiaroscuro denir. çünkü belirip kaybolan ışıklar her yana yayılan bir karanlığın içine gömülmüştür. kısa zamanda anlarız ki bilinmesi gereken her şey hala karanlıktadır. bir şeyi daha anlarız, fail biz değilizdir. biz failin bir kısmı bile değilizdir. ama öyleydik. hakikaten de fail bizdik. bir zaman için. ama zaten, fail biz olduğumuzda, oturup bir kenarlara böyle sakin sakin yazacak zamanı ve ruh halini bulamamıştık (aynı kavramları insan teki için cümle içinde kullanırsak, biz failin bir kısmıyızdır. bazı kavramları insan teki için de toplumsal failler için de bazen kullanmayı sevsek de bu ikisinin farklı vakalar, farklı ölçekler, farklı işleyişler olduğunu unutmamak gerekir.)
25.12.013 hilkiz biz: meh. yazdan kalma bir kalabalık evin önünden uzun uzun akıp giderken üzüm sulu şarabımı --ya da alkollü meyve suyumu-- yudumlamaya devam ettim. gevrek gevrek sırıttım ama. doğrusu bu ya pek de peşlerine takılasım gelmedi. ha sonra evet indim nereye gitti bunlar diye baktım.. arkadaşlar çağırdı dayanamadım. ama aslında daha inilecek zaman da değildi. kent mitingi tam zamanındaydı ve coşkuluydu bu doğru. ama cemaat-RTE savaşında henüz biz "ya halk, bi dur allasen zaten ortalık karışık" ayarındayız. ama bizim de güçlü olacağımız zaman gelecek. onu görüyoruz. şimdilik gaza geliyoruz, hareketleniyoruz, kıpranıyoruz. bi tekme de biz savursak istiyoruz. ama pozisyon müsait değil. zaten şu an tekmeyi savursak ki savuracağız, kaçınılmaz bu ve bir de tuttursak, sonuç pek de hayrımıza olmaz. ne ilginçtir ki.
01.01.014 bilgelik sevgisi: bu yazılanların bir anti-entelektüalizm ya da kuram düşmanlığına varmadığını da not etmek gerekiyor. platon'dan beri, muhalefetin üretip benimsediği ve kutsadığı türden politik kuramın gerçeklikle karşılaştığı anda ya çöküverdiğini ya da doğru çıkmasının (ölçek meselesi yüzünden) anlamsızlaştığını görür dururuz. haklı çıktığında işe yaramazdır, çünkü çok üst ölçekte ve soyuttur ve varlığı yokluğu birdir, olmasaydı da olurdu. ya da işe yaramak için tüm ilkelerini çöpe atarak dönüşmek zorunda kalır zira ahlakî ve politik ilkeler iyi eylem kuralları vermeyebilirler. öbür tarafta kendi hayatını arzu ettiğine daha yakın biçimde yaşamaya dayalı çalı-kökü hareketleri --doğrudan eylemlerin en güzelleri-- onlar ise 'büyük' kuramı merkeze almayı ve kutsamayı boşverip birarada ve iyi yaşamanın ahlakî ve pratik ilkeleri temelinde yaşamı molekülünden dönüştürmeye başlamışlardır bile. post-ideolojik, post-politik. ve tabii kökünden sapına politik. bu olguda kurama ve kitabî olana nasıl yaklaşacağımızı yeniden değerlendirme fırsatı sunan hikmetler mevcuttur. entelektüel bir derinlik kıymetlidir. felsefe bir anlama arayışı ve bir bilgelik sevgisidir gerçekten de. ve bunların da pratik bir yarayışı vardır ama ikincildir bu yarayış. bilgelik her yöne etkir ama en temelde anlama ve anlamlandırma arayışını merkeze alır. bilgeliğin pratikle yoğun bağlantısı onu esas olarak, en temelde pragmatik kılmaz. yaparsa bilgelik sevgisi yara alır. öncelikler ve ikincil olanlar, mesele esas olarak burda değil midir?
16.01.014 sokak: doğru bu, sokağa çıkmanın vakti geliyor. sadece sokağa çıkmanın değil, içerlere girip hayatı dönüştürmenin de vakti geliyor. evet, biz de isterdik ki bizimkisi de sakin ve oturmuş bir ülke olsun ve bizler de oturalım sanatımızı edebiyatımızı bilimimizi müziğimizi ve kendin-yapçılığımızı, bostancılığımızı ya da hayat tarzımızı falan derdedelim, bunlarla uğraşalım, üretelim dağıtalım. hani derdetmedik değil, hatta bir bıraksalar hep bunlarla uğraşacız ama hani kemal tahir'in bir romanı vardır, adı "bir mülkiyet kalesi"dir. roman boyunca ülke koşulları değiştikçe veya güç el değiştirdikçe romanın merkezindeki ailenin de koşulları kökünden değişip durur, bir bakarsınız işler iyi gider mahir efendi yükselir ve zenginleşir, sonra iktidar değişir aile her şeyini kaybeder, mahir efendi emeğini sıfırdan sırtlanır, yeni bir başlangıç yaparlar, sonra işler yine karışır ve yine ellerindekinden olurlar. hani sanki demek ister ki, tahir, birikimin ortamı oluştuydu da biz mi burjuva olmayı beceremedik? ben de diyorum ki, yaratıcı ekonominin ortamı oluştu da biz mi yazmadık, biz mi icat etmedik, biz mi tasarlamadık, biz mi teknoloji geliştirmedik? demek ki bizim de ömr-ü hayatımız memleketin haline kafa yormak, sokaklara çıkmak, evlere kolektif girmek, kurumlarda kurumlanmak, eylemden eyleme yer koruma mücadelesi.. gah daha güzel yarınlar, gah eldekinden de olmayalım kafası. neyse, sokağa çıkılacaktır. her şeyin zamanı.
02.02.014 bela: bu ülkede bir adam var. her gün bize insan gerçeği üzerine dersler veriyor. kendisine neredeyse bir nobel veriverecekler, zira insan gerçeğini en çıplak, en rahatsız edici, en çirkin yüzleriyle bize apaçık sunmak yolunda tavizsiz bir edebî faaliyet sürdürüyor. bu ülkede bir adam her gün milyonlarca insanın keyfini kaçırıyor, milyonlarca insanı yoruyor ve umutsuzluğa sevkediyor. aldırmamak, uğraşmamak, umursamamak da mümkün değil, her yerden karşımıza çıkıp durması, hatta uhrevi yollarla belirmesi bir yana, yapıp ettiklerinin sonuçlarından kaçınmak da mümkün değil. o bir savaşçı, siz ne yaparsanız yapın bir birim artırarak karşılık vereceğini biliyorsunuz ama oyundan çıkmak da mümkün değil. onun karşısında takınılabilecek tek tavır var, direnç göstermek, mücadele etmek. çünkü "tamam pes, sen kazandın ne istersen al" deseniz bu sefer daha da beter tepenize çökeceğini gırtlakta kalan son soluk aralığını da ayağının altında ezip tıkayacağını hissediyorsunuz. egoist hırsının, kendini kanıtlama ve hatta dayatma arzusunun bir ucu bucağı yok, her hareketiyle sizi köşeye sıkıştırmaya çalışıyor ve itiraz ettiğinizde daha da öfkeleniyor. bir ülkede milyonlar, ortaya çıkan ve geleceği bulandıran somut sorunlara mı dertlensinler, başlarına musallat olan bu masalsı kıyıcı-dev'e mi dertlensinler şaşırmış durumdalar. dolayısıyla yandan gelen masalsı çözümlere bel bağlamış bir halde gündemin iniş çıkışlarını takip ediyorlar. gâh umutlu gâh umutsuz. eğer gelecek sizin elinizde değilse, belirsiz aktörlerin karanlıktan savurduğu göktaşlarına bel bağladıysanız, gündemle beraber topyekün umutsuzlaşmanız kaçınılmaz oluyor. toplu halde bir film izler gibi... sahnelere göre inip çıkan bir kollektif ruh coğrafyası.
12.02.014 !: böyle büyük bir olay yaşamış olmanın en can sıkıcı yanı onu çoktan yaşayıp bitirmiş olmak. gelecekte böyle bir vaka yaşayacak olduğunu bilmek çok daha heyecanlı olurdu. insanın ömrühayatında olursa belki bir kere olacak bir şeyi, bir büyük olayı, yaşadık gitti. daha da beteri, pek çok sürecin daha iyi olabileceğine, düzelebileceğine, hep beraber iyi olduğumuza bir kere orda inandık. gerçeklik daha kötüye gidiyor olmasaydı bile, sadece olduğu gibi devam ediyor olsaydı bile artık bizi kesmeyecekti. iyi yanı, herkeste yeni'yi aramaya dönük daha büyük bir istek ve umut var artık. kimse yerinde duramıyor. kötü yanı, çirkin olana katlanma gücü inişli çıkışlı seyrediyor. çünkü artık hayatı iyisiyle kıyaslayabiliyoruz. büyük şeyler gerçekti. yaşandı. vay be.
11.03.014 berkin: berkin'in ölümü hepimizi bir başka etkiledi. biliyoruz ilk değildi. biliyoruz son da değil. bazı [seksist küfür] muktedirlerin bazı yahu bu entry'yi yığın yığın küfür yığmadan bitirme şansım yok galiba... bir daha deneyeyim, bu bazı [seksist küfür]ları ve bunların suç ortağı olanlar, bunlarla yükselip bunlarla inen, bunların sağladıkları dışında varlığı olmayan, tek varlığı da üç kuruş para olan, bu utanmaz, bu cahil, bu ahmak, bu muhteris, bu doymaz, bu [seksist küfür]ları ulan size hadi katlanıyorduk, hadi kitlenizi de anlayalım diyorduk, küçümsemeyelim diyorduk, sosyoloji falan diyorduk, kendimize iğneyi batıralım diyorduk, anlayalım diyorduk, dalgamıza bakalım, eğlenelim, sallamayalım diyorduk ama ulan siz a nokta k [seksist küfür] be hey siz nokta noktasının nokta noktasını nokta nokta yaptıklarım sizin savunulacak, anlaşılacak, hoş görülecek dalga geçilmeyi hakedecek hiç bir değeriniz yok ki, siz düzünden [küfür küfür küfür küfür]sünüz be [küfür küfür küfür küfür küfür] hala daha aynı yüzsüzlüğü, arsızlığı, çıkarcılığı, ahmaklığı [küfür küfür küfür küfür] ne doymak bilmez ne [küfür küfür küfür]sünüz ulan be siz.. eeh! ve yani yetmiyor anlatabiliyor muyum, ne kadar yazsam yetmiyor. ulan sizin yüzünüzden anladık ki, şu şikayet edip durduğumuz ülkemizde sizden önce kör topal da olsa en azından bir düzen varmış, az bi parça da olsa haysiyet denen şeyin anlamı varmış, yetersiz de olsa bir devlet, yanlı da olsa bir adalet varmış, ulan her şeyi yıktınız geçtiniz, inandığımız değerler adına hiç bir şey bırakmadınız, her şeyin amına koydunuz, ayakta hiç bir şey bırakmadınız, siz ne düzeyde bir nokta nokta nokta nokta nokta nokta nokta noktasınız, hiç biriniz hesap vermeyeceksiniz (öyle sanıyorsunuz) ve ama bu çocuk ölecek, öyle mi? öyle mi lan!?
1 nisan 014 sandık: siyasetin yok o hattından uzak duralım, yok bu hattından uzak duralım, yok sandığa gitmeyelim, yok sadece sandıktan eve evden sandığa gidelim, yok sadece sokağa meydana eyleme çıkalım ama partilere bulaşmayalım, yok işgal evine girip çıkalım ama yaşadığımız ve çalıştığımız alanların yönetimine karışmayalım, gireceksek sadece bir hatta girelim başka şey yapmayalım? bunları gerçekten savunanlar çıktı gezi sürecinden beri. yani herkes kendisi için başat etkinlik alanları belirleyebilir. kendi enerjisini ve zamanını buna göre yönetebilir. ama gezi'de hareketlenip kenetlenen tüm grupların tek bir siyaset hattında hareket etmesini savunanları anlamak zor. e be arkadaş, sayımız mı az? enerjimiz mi yetmiyor, niye bütün hatları birden kovalamayalım? yok sadece sokağa eyleme çıkalım, sadece mahalle örgütlenmesine gidelim, faaliyetimiz sivil toplumculuktan ibaret olsun, işte efendim hemen burda yeni dünya inşa edelim, hıı tamam iktidar da tüm oyları alıp istediği yasaları çıkarsın ve ülkenin kaynaklarını istediği gibi dağıtmaya devam etsin (sokağa çıkınca devrim yapacaksınız, he yav he) (ve yani hadi diyelim ki öyle bir olasılık var, sizin arkaik devrim mitinizin içinden daha iyi, daha özgür, daha güzel bir ülke çıkacak? he yav he). parti ve sandık siyaseti kendini er ya da geç dayatacaktı. orda da büyük bir ittifak kurma gereğinin kendini dayatacağı belliydi. chp en geçerli opsiyon olarak kendini dayatacaktı ne sandınızdı siz? orada bir soru yok. soru şurda, chp'yi chp teşkilatına bırakmak mümkün mü?
17 05 014 kötülemek: ... kortej düzeni içinde yürüyen örgütlü liselilerin ardından çakma bir sireni aralıksız çalarak halkı balkonlara davet eden ama slogan atmayan, onun yerine kurt işareti yapan milliyetçi bir grup sokaktan geçiyordu, bayrakların üzerinde atatürk resmi ve göktürk alfabesiyle yazılmış yazılar vardı, bir kısmı da azerbaycan ve türkmenistan gibi farklı ülkelerin bayraklarını taşıyorlardı, onların ardından asi motorcular sokağa girdi, birinin sırtındaki deri cekette ottomans diğerininkinde turkey yazmaktaydı, tam o anda bir hipstır sokaktan hızlı hızlı geçiverdi, yavaş yürüyemezdi çünkü o zaman saçları solundan sağ tarafına doğru kendi rüzgarıyla kaykılamayacaktı. gece solcu gruplar romantik mum ayini fotoğraflarını çektirdikten sonra içlerinden bir kısmı ellerinde molotof kokteylleri ve yüzlerinde gaz maskeleriyle akp bürosuna doğru sanki ortalığı yakıp yıkacakmış edalarıyla yürürken görüldüler. esasında sadece adet olduğu üzere polisi çağırmaya gitmişlerdi. biz toplantık hadi siz de gelin diyorlardı. bir sonraki karede "taş atma taş atma!" diye birbirlerini itidale davet ediyor ve ışık hızıyla baskın veren, plastik mermi ve gazla şiddet salan, sokaklara eylemci gibi pusu kurup fırsatını bulduğunda yakaya yapışan gaddar polisten mazlum havalarında kaçarak fotoromanı tamamlıyorlardı. eski liberter şimdinin havuzcu kürtleri kemalistlerden, bazı alkolik kemalistler herkeslerden, iktidar yakınları yoksul geçmişlerinden nefret ediyorlardı. artık kimse kimle bağ kurduğunu, kimin yanında olduğunu olumlu terimlerle düşünmüyordu. çünkü artık kimden nefret ettiğini, kimden hazzetmediğini bulmak daha önemliydi zira artık kendini savunmak mümkün değildi, sadece başkasını kötülemek mümkündü. başkasının kötülüğünü kömüre sürterek kendine bir miktar alan açmayı başaranlar ince bir nefes alıp o günü kurtarıyordu.
31 05 014 özetle, gezi: bize yaşattığı o yeni duygulardı.

1 comment:

yurtdışıeğitim said...
This comment has been removed by a blog administrator.