Pages

March 18, 2009

dağınık


_bahar geldi. gelmemiş gibiydi. sonra geldi. yorgunum.

_valla tasarım adına şu ana kadar tek düşünebildiğim bu oldu.. başlıklarlan bir de blog headerinlen ilgili birşeyler yapmam gerekecek.. ama kervan yolda düzülür diyelim.. biz işimize bakalım...

_mesleki şahsiyetimin işgali altındayım. o konularda yazacak ve söyleyecek o kadar çok şeyim var ki. bu eskiden böyle değildi. imdat.
seçimler oldu hala madde madde niye oy vermediğimi anlatmak durumunda kalıyorum: 1. temsili demokrasi demokrasinin olsa olsa gösterisidir. demokrasilerde, diyelim ki ben, temsil edilemem. çoğunluk da temsil edilmiyor. güçlüler ve zenginler temsil ediliyor. oy toplamanın mekanizması ise reklamcılığın ve pazarlamanın kuralları üzerinden işliyor (fikirler, haklar ve talepler üzerinden değil) 2. gücün az sayıda elde merkezileştiği yerde özyönetim biter, gücün ve menfaatin az sayıda birey ve kurum tarafından paylaşımı başlar. eğer biri benden ona insani haklarımın bu kadar büyük bir kısmını devretmemi istiyorsa (isterse beni ölüme gönderebiliyor!) ben o anlaşmayı nasıl kabul ederim? (ama o zorla dayatıyor)
3. toplum sözleşmesi asla imzalanmamıştır (ben bu sisteme hiç onay vermedim) 4. bu sistemi bana dayatıyorlar ve onun dışına çıkmamı zor kullanarak engelliyorlar (sistem kendini hakim olduğu bütün alana zorla yayıyor) 5. sonra da dalga geçer gibi onay istiyorlar. ulan bu nasıl seçme hakkı? bir de kendimi aptal yerine koydurup, bana zorla dayatılan bir düzeni onayladığımı gösterir bir oy kullanma jesti sergilememi mi bekliyorlar benden? (siz de mi?)
11mayıs009_yaşam: ütopyacı sosyalistlerde olsun, gönüllü komüniteler/komünlerde olsun, ve işgal evleri ya da yerel yönetimler ya da her tür örgütlenmelerdeki katılımcılık deneylerinde/deneyimlerinde olsun, daha doğrusu, yaşarken, doğrudan eylem anlamına gelecek bir ahlaklı yaşayagelmek, basitçe daha ahlaki bir yaşamayı hemen burda kovalamak bana hep hem dokunaklı, hem heyecanlı, hem potansiyelli geldi... sokağa çıkıp polisle çatışmaya dayanan sembolik eylemlerin genç, erkek ve siyah testosteron anarşizmi ise niyeyse hiç heyecanlandırmıyor beni! (bu ikili fazlaca bir sadeleştirme gibi geldiyse, hayır, değil, yani evet, öyle, ayrım fazlaca belirgin. her zaman içiçe geçegelmiş olmalarına rağmen.)
kürşat kızıltuğ diyor ki:

“O halde radikal doğrudan demokrasi açısından bakarsak, insanlar açısından al birini vur ötekine veya ehveni şer kabi¬linden seçimler arasında seğirtmek yerine gündelik hayatlarımızı ele geçirmek yönünde küçük adımlar atmak daha anlamlı bir "demokratikleşme süreci" olsa gerek. Çocuğunu nasıl yetiştireceğinden, çıkardığın yayını dağıtacak alternatif dağıtım kanalları oluşturmaya, tüketim alışanlıklarmı değiştirmekten okul eğitimine, ulaşım sorunlarına kamu öncelikli alternatiflerden radikal bir popüler kültüre, ekolojik nitelikli alternatif teknolojilerden topluluk ihtiyaçlarına göre şekillenen bir mimarlığa bugüne
kadar anarşistlerin deneyimlemeye devam ettikleri gibi radikal alternatifler bulmak ya da icat etmek yönündeki somut gereksinimlere, kapitalizmin gereklerinden ve devletin denetleyiciliğinden bağımsız somut yaklaşımlar geliştirebiliriz. Kastettiğim yukarıyı etkilemek üzere kurulmuş ve devletin taşeronu haline gelmiş sivil toplum örgütlenmeleri gibi piramidal yapılar oluşturmak değil. Kolektiflikleri ve yataylıkları tavizsizce çoğaltan aşağıdan örgütlenmelerdir, öyle ki salt protesto etmenin sınırlarında oyalanmayan; reddediş siyasetinin ötesine geçip
pratik öneriler etrafında şekillenerek yeni bir toplumsallığı oluşturan; kendi farkını olumlayarak gelişen bir siyaset. Böylece toplumsal sözleşme siyasetinin sunduğu farklı devletçi seçenekler arasında seçim yapma açmazlarından çıkıp Kropotkin'in Karşılıklı Yardımlaşma anlayışından beri geliş tirilen, piramidal olmayan başka bir siyaset evrenine girebiliriz.” s36

kızıltuğ, kürşat; rousseau mu kropotkin mi?; siyahi; sayı6, kasım aralık 2005, s34-36
blogların ilerlemesiyle ilgili rapor: hmm. karakterler düşündüğümden daha farklı gelişiyor. bunları daha bir kontrol edebileceğimi düşünmüştüm. ama geldiği gibi gidiyor, o da şöyle: bir taraf yoğun biçimde "iş"imle ilgili, öbür taraf o iş ile tanımlanmayan alanların bir isyanı, bir de ka.ka.değil var bunların arasında boğulup kalmamak için gayret ediyor... bunlara karşılık gelen ayrı karakterler oluşmadı da her birinde "aynı" organizma "bütünüyle" yer alıyor. hepsi "ben"im. bölünemedim. uğraşlarım ayrıştı o kadar.
1106009_ allah allah, yazışmayı kim...: niyeyse böyle bir şey yazmak istedim. ama nereye yazacağımı bilemedim. bu kuytu köşeye ekliyorum... bildiğimiz mektuplaşmayı internet mektuplaşması bitirmişti, ama iyi olmuştu bu, fena halde artmıştı yazışmalarımız... msn kendini bitirmişti ama internet mektuplaşmasını sona erdirememişti. facebook bir darbe vurdu. facebook yazışması bir mektuplaşma değil. herkesle dirsek temasındasın. birşey gerektiğinde yazıyorsun. kim nerde biliyorsun, herkes iyi, işinde gücünde biliyorsun. merak edecek birşey yok. herkes hep orda: msn'de (meşgul) ve facebook'ta. ama yine de mektuplaşma bitmemişti. özene bezene düşüne taşına mektup yazmak sona ermemişti... şimdi bitti. işlerle ilgili inboxumun aksine, şahsi inboxum ev telefonum kadar tenha şimdi... soru şu, bu bilogculuk mektuplaşmayı bir yayıncılığa çevirerek kişiye özel mektuplaşmaya son darbeyi indirmiş olabilir mi? yoksa bu, mektubun yeni hayatı mı?

4 comments:

kenar said...

çok sikindirik oldu ba

kenar said...

kod çamura döndü ama neyi nasıl yapacağımı hatırlamaya başladım nihayet.. tamamdır bundan sonra bir oturumda kullanılır hale getiririm müjde bana.. sonra da şahsiyetimi sıyıracağım meslek adamlığımdan...

kenar said...

nerdeyse oldu aşağıda:.. tam kontrol altına almaadığım bişeyler var ama aslında böyle birşey olacaktı işte

misafir araştırmacı said...

yok bis değil, biz beklemiyoruz :)ben genel seçimlerde oy kullanmadıydım, adada o. ile birlikteydim fonda da "sokarım politikana" çalıyordu, ada cafe'de... ne güzel bi seçimdi o :)... yerel seçimlerde ise ankara'da olsaydım bu oyuna katılmayı istiyordum - her koşulda kaybeden olarak tabi...